Tesettür Forum

Gönderen Konu: Bediuzzaman Said Nursi  (Okunma sayısı 5111 defa)

Temmuz 09, 2008, 11:44:01 ÖS
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 4139
Kisa Biyografi

• Rumi 1293 (Miladî 1876) yılında Bitlis vilayetine bağlı Hizan kazasının İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyaya geldi.

Medrese tahsiline küçük yaşta başladı. Nurs’a yakın Tağ medresesine bir müddet devam eden Said Nursî henüz çocuk yaşlarında iken kabına sığmayan bir fıtrata sahipti. Sık sık medrese değiştiriyor, her gittiği yerde dikkatleri üzerinde topluyordu. Dokuz yaşında iken gittiği Doğubayezid’deki Şeyh Mehmet Celalî hezretlerinin medresesine üç ay devam ettikten sonra icazet aldı. Her okuduğunu unutmayan bir hafızaya en derin ve girift ilmi meseleleri rahatlıkla çözebilen bir zekaya sahip olan Said Nursî kısa zamanda ilim çevrelerinin takdirine mazhar oldu ve “zamanın harikası” anlamında Bediüzzaman lakabıyla anılmaya başlandı.

• Van’da kurduğu Horhor medresesinde yeni bir metotla talebelere ders vermeye başlayan Bediüzzaman, medreselerde demode olmuş eğitim sistemini değiştirmek ve o günün adıyla Kürdistan’da cehaleti ve bilgisizliği ortadan kaldıracak evsafta Medresetü’z-Zehra adıyla bir üniversitenin kurulmasını II. Abdülhamit yönetimine teklif etmek amacıyla 1907 yılında İstanbul’a gitti. Ne yazık ki umduğunu bulamadı. Ancak buralardaki ilmi çevrelerle girdiği diyolag sonucunda adı süratle etrafa yayıldı. Dönemin gazete ve dergilerinde yayınladığı yazılar ve değişik ortamlarda yaptığı konuşmalarla meşrutiyet fikrini destekledi.

• Üzerindeki sır perdesi hala kaldırılamayan 31 Mart Vakıası günlerinde yaptığı konuşmalarla askerleri ikna edip taşkınlıkları önlemeye çalıştığı halde Divan-ı Harp mahkemesine verildi. Burada yaptığı ünlü müdafaası sonucunda beraat etti.

• II. Meşrutiyetin ilanından sonra memleketine geri dönen Said Nursî, Kürt aşiretlerini dolaşarak meşrutiyet ve hürriyet gibi kavramlarla etnik, sosyal ve bir arada yaşama gibi konularla ilgili sorulan sorulara ikna edici ve günümüz için de geçerli sayılan cevaplar verdi. Soru cevap şeklindeki bu konuşmalarını “Münazarat” adı altında Arapça ve Türkçe olarak yayımladı. Bu kitabıyla yerel konulara ve problemlere dikkat çeken Bediüzzaman, kitabının ilk sayfasında şu veciz ifadeye yer verir. “Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı talihsiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi ittiba-i Kur’an’dır”

• 1911 yılında Şam’da ünlü Emevîye Camiinde aralarında yüze yakın ulemanın yer aldığı onbin kişilik kalabalık bir cemaate, islam dünyasının panoramasını çizen ve problemleri aşmanın yollarını gösteren bir hutbe okur. Daha sonra bunu Hutbe-i Şamiye adı altında yayınlar. O gün okuduğu hutbede dile getirdiği hususlar hala geçerliliğini korumaktadır.

1914’te patlak veren 1. Dünya savaşında Ruslara karşı Kürt milis kuvvetleri başında gönüllü alay kumandanı olarak savaşır ve Bitlis’te düşmana esir düşer. Yaklaşık iki buçuk üç yıl müddetince Rusya’nın esir kamplarında kalır. 1918’de esaretten “harika bir şekilde” kurtularak İstanbul’a avdet eder. Henüz yeni kurulmakta olan ve bir İslam Akademisi olan Darülhikmeti’l-İslamiye azalığına tayin edilir.

• İstanbul’un İngilizler tarafından işgali sırasında işgalcilere karşı direnişi destekler ve Hutuvat-ı Sitte adı altında bir risale yazarak bunu her tarafa dağıttırır. Said Nursî’nin İstanbul’daki çalışmaları ve daha önce dağu cephesinde Ruslara karşı gösterdiği kahramanlık Ankara Hükümetinin dikkatini çeker ve şifreyle Ankara’ya davet edilir. Bediüzzaman İstanbul’da tehlike içinde mücahede etmenin daha önemli olduğunu söyleyerek önce gitmek istemez. Ne varki Ankara Hükümetinin müteakip ısrarları üzerine Ankara’ya gider. Ankara’da Meclisteki milletvekillerinin dine ve ibadetlere karşı olan lakaydlıklarını görünce, namaz ve ibadetin ehemmiyetine vurgu yapan bir beyanname kaleme alarak Meclisteki milletvekillerine dağıtır. Bediüzzaman Said Nursî’nin etkileyici yazı ve konuşmalarından çekinen Mustafa Kemal buna mani olmak ister. Bunun üzerine Said Nursî ona karşı hiddetli bir şekilde şu meşhur sözleri söyler: “Paşa paşa! Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur.”

Said Nursî, Ankara’nın yeni hayatından hayra yorumlanacak işaretler görmez. Müthiş bir dinsizlik fikrinin, zafer sonrasındaki havayı bozmak ve zehirlemek için, sinsice çalıştığını görür. Ankara’nın reislerinde özellikle reisicumhurda muannid ve büyük bir dehanın varlığını hisseder. Bu dehayı kuşkulandırmakla İslam aleyhine çevirmenin pek yararlı olmayacağı kanaatine varır ve Ankara’dan ayrılmaya karar verir. 1923’te Van’a giderek Erek Dağındaki mağarada inzivaya çekilir.


YENİ SAİD DÖNEMİ

Artık onun için yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemi kendi tabiriyle Yeni Said dönemi olarak adlandırır. Sosyal ve siyasal hayatın çalkantılı ve fırtınalı günlerine ait Eski Said dönemi geride kalmıştır. Kader onu yepyeni bir mücadelenin ve mücahedenin kucağına atacaktır. 1925 yılında cereyan eden Şeyh Said hareketini müteakip onun da bu harekete katılabileceği ihtimali genç cumhuriyetin yöneticilerini ürkütmüş olacak ki, tehcir ve sürgün kurbanları arasına onu da katarlar. Dondurucu bir şubat soğuğunda Van’da inzivaya çekildiği Erek Dağındaki mağarasından alınarak önce Burdur sonra Isparta ve Barla’ya sürgüne gönderilir. Artık sürgünler, hapishaneler ve mahkemeler birbirini izler. Vefat tarihi olan 1960 yılına kadar bir daha doğup büyüdüğü ve hasretini çektiği topraklara geri dönemeyecektir. Bu dönemde Said Nursî kovanına geri dönmüş bir arı gibidir. Günlük politika hesaplarından öte kendini geleceğe ait hayatî meselelere adamıştır. Çalışmalarını uzun vadeli fakat sağlam temellere oturtmuştur. Ruhî ve kalbî bir tefekkürü ve bunun neticesi olarak manevî bir irşad vazifesini üstlenmiştir. Bu çerçevede Risale-i Nur’ları yazmaya başlar. İsabet eder. Çünkü Birinci Dünya Savaşı sonrasında parçalanan islam çoğrafyasında açıkça görülen bir inanç bunalımı söz konusudur. Dolayısıyla çağın bunalan insanını yeni bir ruhla diriltmenin zarureti ortadadır.

İşte Bediüzzaman Said Nursî de kendi selefleri gibi ümmetin hayatında tecdid misyonunu üstlenerek bu nurlu ve aydınlık yolu göstermeye çalışmıştır. Hadiste rivayet edildiği gibi, “Şüphesiz ki ALLAH her yüzyılın başında bu ümmetin dinini tecdid edecek olan bir müceddit gönderir.” Nübüvvet kapsının kapanmasından sonra teceddüd hareketi her asrın ihtiyaçlarını ve koşullarını gözönünde tutarak dinin yenilenmesi anlamında veraset-i nübüvvet makamını deruhte etmiştir. Dolayısıyla, Said Nursî de tarihi süreç içerisinde bu geleneğin bir devamıdır. İslam tefekkür tarihinin altın zincirinde çağdaş halkayı teşkil eden Bediüzzaman, bu çağın, hayatı süratle kayıp giden evladı için Kur’an ve Sünnetten en kısa ve en selametli bir yolu ve metodu çıkarmıştır.

Bu yol, herşeyin hercümerc olduğu bu zamanda, en kısa ve en selametli bir metotla bidat rüzgarlarına ve dalalet hücumlarına karşı çabuk sönmeye maruz kalan taklidi imanı, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak ve küfrün hiçbir saldırısı karşısında sarsılmayacak olan tahkiki imana çevirme yoludur. Böylece Kur’an ve Sünnetin ulvi semasından tereşşuh eden bu nur damlaları günümüz müslümanlarının manevi yaralarına şifalı birer merhem ve iksirli birer tılsım olmaktadır.

Ağustos 10, 2008, 10:00:19 ÖS
Yanıtla #1
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 1697
Bediüzzaman'ın Urfa'ya geldiğini öğrenenler sadece halk değildi. Polisler de öğrenmiş ve derhal otelin etrafını çembere almışlardı. Kalabalıkça bir kısmı Bediüzzaman'm odasına girerek şöyle demişti:

"İçişleri Bakanı Namık Gedik'in emri var. Derhal Isparta'ya dönmeniz lâzım."


Bediüzzaman onlara şu cevabı verdi.

"Acayip... Ben buraya gitmeye gelmedim. Ben belki de öleceğim. Siz benim halimi görüyorsunuz. Siz beni müdafaa edin."

Ne var ki polisler aldıkları emri yerine getirmekte kararlı görünüyorlardı. İktidar kim olursa olsun "değişmeyen iktidar" sahnedeydi. Bediüzzaman'm Kur'an hizmeti dâvasından rahatsızlık duyan "gizli el" hedef göstermişti. Bediüzzaman derhal Urfa'yı terkedip İsparta'ya dönecekti.

Durumu öğrenen Urfalılar galeyana gelmişti. Binlercesi otelin önünde toplanmışlardı. Hepsinin de kararlığı yüzlerinden okunuyordu. Ne pahasına olursa olsun Bediüzzaman'ı göndermeyeceklerdi.

Emniyet mensupları "Emir kuluyuz" diyorlardı" Emir kullarından biri olan Emniyet âmiri bizzat otele gelerek arabanın anahtarını almış ve Bediüzzaman'a "emrin kat'î olduğunu, derhal İsparta'ya dönmesi icap ettiğini" söylemişti. Bunun üzerine Bediüzzaman şöyle dedi:

"Ben şimdi hayatımın son dakikasını geçiriyorum. Ben gidemeyeceğim. Belki de, burada öleceğim. Siz benim suyumu hazırlamakla mükellefsiniz. Âmirinize bildiriniz."

22 Mart günü de bu şekilde âdeta "psikolojik savaş'la geçti. Daha doğrusu bu tek taraflı savaştı. Zira Bediüzzaman bu nevi baskılara hiç ehemmiyet vermiyordu. O artık yönünü ebedî âleme çevirmişti. Gün boyunca namazlarını edâ edip tesbihatını ve duasını yaptıktan sonra Urfalıları kabul ediyor, akın akın gelen ahâliyle helalleşiyordu.

23 Mart 1960 Çarşamba gününün ilk saatlerinde Bedi-üzzaman'ın başucundaki Bayram Yüksel, üstadının elleri göğsünde huzurlu bir çehreyle yattığını görünce kendi kendine "Üstad biraz iyileşti, uykuya daldı" demişti.

Sahur vakti Bediüzzaman'ın diğer talebeleri de gelmiş, ancak Bediüzzaman uyanmamıştı. Sabah ezan okununca, namazı tam vaktinde kılan, bir dakika bile geciktirmeyen Bediüzzaman'ın kalkmadığını gören talebeleri vaiz Ömer efendiyi çağırmıştı. Zira onlara göre Bediüzzaman nurlu çehresiyle uykudaydı. Ömer Efendi gelip Bediüzzaman'a bakmış : ve "İnna lillah ve inna ileyhi raciûn" diyerek ilâhi hükmün vuku bulduğunu belirtmişti.


Asıl mekanına gitti

Bu hâdiseden sonra aradan yıllar geçmişti. Risale-i Nur talebelerinden 'birisinin çocuğu vefat etti. Mezar yeri kazılırken toprak kaydı ve bitişikteki mezardaki bir tabut ortaya çıktı. Bayram Yüksel'in ifadesine göre, tabut ters konulmuştu. Öte yandan tabutla defnedilen naaş da meraklarını cel-betmişti. Tabutu açtıklarında Bediüzzaman'ın hiç bozulmadan duran naaşıyla karşılaşmışlardı.

Vefat eden çocuk Bediüzzaman'ın defnedildiği yere gömüldü. Bediüzzaman'ın naaşı da "vasiyyeti" gereği ancak birkaç kişinin bildiği bir yere defnedildi. Böylelikle bir büyük İslâm âliminin yıllar önce talebelerine yaptığı vasiyyet yerini bulmuş oldu.

Vefatından yaklaşık dört sene önce, "Benim kabrimi gayet gizli bir yerde... bir-iki talebemden başka hiç kimsenin bilmemesi lâzım geliyor. Bunu vasiyyet ediyorum." diyen Be-diüzzaman, "Kabri ziyarete gelenler, fatiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binaen kabrinizi ziyaret etmeyi men ediyorsunuz?" diye soran talebelerine şu cevabı vermişti:

"Bu dehşetli zamanda eski zamandaki firavunların dünyevî şan ve şeref arzusiyle heykeller ve resimler mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi enaniyet ve benlik verdiği gafletle, heykelle ve resimler ve gazetelerle nazarları, mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismiyle tamamen kendilerine çevirmeleri ve uhrevî istikbalden ziyade dünyevî istikbali hayal edinmiş olmaları ile, eski zamandaki lillah için ziyarete mukabil, ehl-i dünya kısmen bu hakikata muhalif olarak mevtanın dünyevî şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir. Öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale-i Nur'daki âzâmî ihlası kırmamak için o İhlasın sırriyle kabrimi bildirmemeyi vasiy-yet ediyorum. Hem Şark'ta, hem Garb'da, her kim olursa olsun, okudukları fatihalar o ruha gider.

"Dünyada sohbetten beni meneden bir hakikat cihetiyle vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle menetmeye, mecbur edecek." (Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 173)

Bediüzzaman yine talebelerine sıkı sıkıya şunu vasiyyet eder:

"Hazret-i Ali'nin kabri nasıl, gizli ise, benim de kabrimi kimsenin bilmediği bir yere defnedersiniz. Size bunu vasiyyet ediyorum."

Çağdaşlarından bazıları için Firavunlara taş çıkartacak mezar yaptırılıp, o mezarlar puthâneye çevrilirken, Bediüzzaman mezar yerinin bilinmesini istemiyordu.

Yine çağdaşlarından bâzı mühim simalar dünyadan göçerken arkalarında çiftlikler, köşkler, on binlerce dönüm araziler, Karun'a taş çıkartacak paralar bırakırken, Bediüzzaman geride maddî varlık olarak sadece şunları bırakmıştı:

Bir cüppe, bir sarık, bir cep saati ve sadece yirmi lira para...
Eylül 20, 2008, 03:07:20 ÖS
Yanıtla #2
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 142
MUSALLİ, KATRE VE MAY!S allah sizlerden binlerce kez razı olsun  :'(    eza  ve cefayla geçmiş bi ömür ASRIN MÜCEDDİDİ... Rabbim onun yolundan gitmeyi nasib etsin bizlerede inşallah... 
Eylül 20, 2008, 03:10:42 ÖS
Yanıtla #3
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 1738
AMİN inş kardeşim...
Allah razı olsun hepinizden emeklerinize sağlık... Teşekkürler...
Eylül 20, 2008, 03:26:44 ÖS
Yanıtla #4
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 3245
Rabbim razı olsun hepinizdende ...
Eylül 20, 2008, 07:28:02 ÖS
Yanıtla #5
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 4139
Amiin kardeslerim.Cenab-i Rabbulalemin cumlemizden razi olsun.
Eylül 20, 2008, 08:31:32 ÖS
Yanıtla #6
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 324

 Allah razı olsun, kardeşlerimiz Üstad hazretlerinin sergüzeşti hayatından bir çok kısmı paylaşmışlar ziyadesiyle memnun oldum, hepsinden Rabbim tekrar razı olsun.
 
  Tarihçe-i Hayat'ın önsözünde bulunan ve Bediüzzaman hazretlerinin benim en çok dikkatimi celb eden o müthiş "feragetinin" ifade edildiği kısmı buraya ilave etmek istiyorum.
 
 "Bu önsöz Medîne-i Münevverede bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır. " Said Nursi (o zat Ali Ulvi Kurucu'dur)

............
Feragati

"Bir dava sahibinin ve bilhassa ıslahatçının muvaffakiyet şartlarının en mühimmi feragattir. Zîra gözler ve gönüller bu mühim noktayı en ince bir hassasiyetle tetkik ve takibe meyyaldirler. Üstadın bütün hayatı ise, baştan başa feragatin şaheser misalleriyle dolup taşmaktadır.

Allame Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: "İslam, bugün öyle mücahidler ister ki, dünyasını değil, ahiretini dahi feda etmeye hazır olacak."

Büyük adamdan sadır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için, mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım. Vaktaki aynı sözü Bediüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca, anladım ki, büyüklere göre feragatin ölçüsü de büyüyor.

Evet, İslam için bu kadar acıklı bir feragate katlanmaya razı olan mücahidleri, Erhamürrahimîn olan Allah-ı Zülkerîm Teala ve Tekaddes Hazretleri bırakır mı? O fedai kulunu lütuf ve kereminden, inayet ve merhametinden mahrum etmek şanına-haşa-yakışır mı?

İşte, Bediüzzaman, bu müstesna tecellînin en parlak misalidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşrû lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mesut bir aile hayatı geçirmek sevdasına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat, Cenab-ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsan etti ki, fanî kalemlerle tarif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.

Bugün, dünyada hangi bir aile reisi manen Bediüzzaman Hazretleri kadar mesuttur? Hangi bir baba, milyonlarla evlada sahip olmuştur? Hem de nasıl evlatlar!. Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?

Bu kudsî ve rûhî rabıta-Biiznillahi Teala-dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünkü, bu İlahî dava, Kur’an-ı Kerîmin nur deryasında tebellür eden bir varlık olduğu gibi, Kuran’dan doğmuş ve Kuran’la beraber yaşayacaktır."


Aralık 29, 2008, 12:06:28 ÖÖ
Yanıtla #7
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 524
allah razı olsun hepinizden gani gani amin
Ocak 04, 2009, 05:16:51 ÖS
Yanıtla #8
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 4139
Amin.Cenab-i Allah cumlemizden razi olsun..
Ekim 14, 2009, 07:42:01 ÖS
Yanıtla #9
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 5314
Allah razı olsun....
Ekim 14, 2009, 07:42:18 ÖS
Yanıtla #10
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 5314
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ

BUNLARI ...

• Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin 1876 yılında Nurs köyünde doğduğunu...
• Annesinin adının Nuriye Hanım,Babasının adının Mirza Efendi olduğunu...
• Küçüklüğünden beri haksızlığa tahammül edemediğini,kendisinin başarısını çekemeyen medrese arkadaşlarının Ona saldırmaları karşısında cesaretle karşı koyduğunu...
• O zaman ki medreseler arasında cesaretli,yiğit,gözünü budaktan sakınmayan olarak nam saldığını...
• Babası Sofi Mirzanın yabancı tarlalardan geçerken hayvanların ağzını o tarlaların mahsulünü yememeleri için bağladığını...
• Annesi Nuriye Hanımın Onu abdestsiz emzirmediğini...
• Medresede bir gece Hocalarının büyük talebelere,Bediüzzamanın da içinde bulunduğu bir grubu göstererek “Bunlardan biri dini yeniden canlandıracak ama hangisi olduğunu bilmiyorum” dediğini...
• Çok küçük yaşlardan itibaren zekat,sadaka almadığını ve minnet altına girmediğini...
• Bir gece rüyasında Efendimizi gördüğünü ve Efendimizin ona “Kuran-ı çağa göre açıkla ve insanlara anlat” dediğini...
• Medrese kurallarına göre 20 senede ancak bitebilen kitapları 3 ayda bitirebildiğini...
• Abisinin Molla Abdullah,onu 80 kitaptan imtihan ettiğini ve aldığı cevaplar karşısında kardeşi Molla Said’e talebe olduğunu...
• Medrese hocasının kendisi için “Zeka ile hafızanın bir insanda bu kadar aşırı bir şekilde toplanması çok nadirdir” dediğini...
• Siirt alimleriyle yaptığı münazarada onların hepsini mağlup ettiğini ve sonra “Said-i Meşhur” yani Meşhur Said dendiğini...
• Yediği yemeğin taneciklerini yardımlaşmayı sevdikleri ve Cumhuriyetçi oldukları için karıncalara verdiğini...
• 13 yaşında iken o yörenin en zalimi olan Mustafa Paşayı yaptığı haksızlıklardan vazgeçirmeye ve namaz kılmaya çağırdığını...
• Mustafa Paşa kendi alimleriyle bir münazara yapıp onları yenerse bunu kabul edeceğini söylemesi üzerine yapılan münazarada Bediüzzamanın galip ayrıldığını...
• Mardin’den kendisini götüren askerlere namaz vakti geldiğinde kelepçelerin çözülmesini istediğinde bu isteği kabul edilmeyince “Bismillah” deyip kelepçeleri çözdüğünü... Bunu nasıl yaptığını soranlara da “Bu namazın kerametidir” dediğini...
• 23 yaşındayken Bitlis valisi Ömer Paşanın konağında 2 sene kalan Bediüzzamanın Valinin 6 kızına bakmayacak kadar kuvvetli bir imana sahip olduğunu...
• Matematiğe dair bir kitap yazdığını ve 27.dereceden denklem çözümleri yapabildiğini...
• Bu sıralarda üstün dehasından dolayı “Bediüzzaman” yani Zamanın eşsizi lakabını aldığını...
• Bediüzzamanın ezberlediği 80-90 kitabı 3 ayda bir defa ezberden tekrar ettiğini...
• Devrin Padişahı Abdülhamit’e Doğuda üniversite açılması için teklif verdiğini...
• İngiliz Avam Kamarasında onların elindeki Kuran-ı alarak yenebiliriz denmesi üzerine “Kur’anın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu ben Dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim” dediği bu sırada 18 yaşında olduğunu...
• 1907’de İstanbul’da kaldığı otelin kapısına “Burada her suale cevap verilir ama sual sorulmaz” yazdırdığını...
• Kendisini çekemeyenlerin Ona deli damgası vurmak için gönderdikleri doktorun “Eğer Bediüzzamanda zerre kadar delilik varsa,Dünyada akıllı insan yoktur” dediğini...
• Yahudilerin İstanbul temsilcisi Karosso ile görüştüğünü ve Karosso’nun konuşmayı yarıda keserek “Eğer yanında biraz daha kalırsam beni de müslüman edecekti” dediğini...
• Tiflis’te karşılaştığı Rus polisine o anda çok kötü durumda olan Müslümanların Dünyaya hakim olacağını söylediğini...
• 1915’li yıllarda Doğuda Ruslara karşı talebeleriyle savaştığını,Rusların Bediüzzaman ve talebelerini görünce “Keçe külahlılar geliyor” diye kaçıştıklarını...
• İstanbul Kağıthane semtinde 2 arkadaşıyla yaptığı kayık gezintisinde çevrede yüzlerce bayan olmasına rağmen bir kez olsun bakmadığını ve sebebini soranlara “Lüzumsuz, geçici zevklerin akıbeti elemler, teessüfler olmasından,istemiyorum” dediğini...
• 1922 yılında Ankara’ya geldiğini ve Millet Meclisinin kendisini resmi tören ile karşıladığını...
• Ankara’da Mustafa Kemal ile görüştüğünü...
• Mecliste yaptığı konuşmadan sonra 60 milletvekilinin Namaza başladığını...
• Gençliğinde 10 sene kaldığı İstanbul’da bir defa olsun kadına bakmadığını...
• Talebelerinin anlattığına göre her gece mutlaka Teheccüde kalktığını ve her gece 4-5 saat dua ettiğini...
• 1926 yılında başlayan ve 25 sene süren çileli hayatın Risale-i Nuru telif etmesi ile bereketlendiğini...
• Barla’da kaldığı 8.5 sene zarfında Risale-i Nurun dörtte üçünü telif ettiğini...
• Üstadımızın ilk yazdığı Risale “Haşir Risalesi” denilen 10.Söz olduğunu... İçinde üçyüz kadar mucizenin ve bir o kadar da ismin geçtiği Peygamberimizin mucizelerini anlatan 19.Mektub’u telif ederken Üstadımızın yanında hiçbir kitap olmadığını ve bu özelliğin tüm Risaleler yazılırken de geçerli olduğunu...
• Zamanın Ankara Valisi Nevzat Tandoğa’nın sarığını çıkarması ve şapka takmasını istemesi üzerine eliyle boynunu göstererek “Bu sarık bu başla beraber çıkar” dediğini...
• Üstadımızın 19 defa din düşmanları tarafından zehirlendiğini ve bir defasında çok şiddetli bir zehir etkisi ile 1 hafta aç ve susuz ve halsiz bir şekilde hastalandığını fakat bu durumda iken bile bir defa dahi bile namazını terk etmediğini...
• Üstadımızın Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin “Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz,hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz” dediğini...
• Üstadımıza leke sürmek isteyenler bir sarhoşa Said’in hizmetçisi buradan bir rakı aldı diye yazıp imzalatmak istediklerini fakat sarhoş adamın “Tövbeler olsun bu yalanı kim imza eder” dediğini...
• Üstadımızın hapishanede kaldığı zaman beraberinde en azılı katillerin ve canilerin bile namaza başladıklarını...
• Kendisini defalarca hapseden ve defalarca zehirleyip eza ve cefa veren insanlara hakkını helal edecek kadar alicenap olduğunu...
• Üstadımızın Mektubat’da “Rıza-i küfür,küfür olduğu gibi,zulme rıza da zulümdür” dediğini...
• Günde 1.5 – 2 saat uyuduğunu ve gece ibadet ettiğini...
• Üstad hazretlerinin “Tembellik,hastalık,yorgunluk ve havalecilik nefsin desisesidir” dediğini ve bu huyları hiç sevmediğini...
• Üstad Hazretleri “Evlatlarım,Risale-i Nur dinsizlerin,komünistlerin,masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Katiyyen merak etmeyiniz. Yeterki siz Risale-i Nur’a sadık kalın” dediğini...
• Üstadımızın Risale-i Nuru ilk telifi zamanında “Eğer mümkün olsaydı,Risale-i Nur’un bir sayfasının yazılması için 10 altın verecektim” dediğini...
• Bir gün Üstadımız Barla’dan geçerken “Bu zamanda neye ihtiyaç varsa Risale-i Nurda mutlaka ona cevap bulacaktır” dediğini...
• Nur üstadımızın “Biz Risale-i Nur okuyarak iman tazeliyoruz” dediğini...
• Üstadımızın odasında karyolanın yanın da 4 metre uzunluğunda 1 metre eninde dua şeceresi olduğunu ve her gece onlara dua ettiğini...
• Üstad Hazretlerinin Emir dağına 3 km kalsa bile namaz vakti gelince arabayı durdurup hemen evvel vaktinde namazı eda ettiğini....
• Üstada Hazretlerinin “Risale-i Nuru evrad makamında okuyabilirsiniz” dediğini...
• Üstad Hazretlerinin “İhtiyaç duyduğumda 200 bazen 400 ayet-i kerime imdadıma geliyor” dediğini...
• İki rekat teheccüd ve dua namazlarını kar-kış demeden asla terk etmediğini...
• Üstad hazretlerinin Mektubat adlı eserinde “Mevcudiyetimizin hamisi olan İslamiyet’ten elini gevşetme; dört el ile sarıl,yoksa mahvolursun” dediğini...
• Nurlu üstadımızın “İslamın tek bir hakikatı için binler başım olsa fedaya hazırım” dediğini...
• 23 Mart 1960 Çarşamba günü,İslam Dünyasında bin ayda daha hayırlı olan Kadir gecesinin idrak edildiği gece,Bediüzzamanın Urfa’da İpek Palas Oteli’nin 27 numaralı odasında Rahmeti Rahmana kavuştuğunu...

Biliyor muydunuz ?

İslamiyet’e adanmış,her türlü eziyet ve zulüm altında imanın izzeti ile yaşanmış 83 yıllık bir ömrün sonu... Bir otel odasında... Evsiz barksız... Geriye dünya namına hiçbir varlık ve mal bırakmadan... Rahat yüzü görmeden... Ama her an Allah(CC) ile Resulullah (SAV) ile ve onların sevdikleri ile birlikte...
İman hizmeti yolunda her türlü hapis,sürgün ve işkencelere katlanarak karanlığı dağıtan Bediüzzaman Said Nursi bizlere yüreğimizi ısıtan bir müjde bırakıp gitti:

“ÜMİTVAR OLUNUZ.ŞU İSTİKBAL İNKİLABATI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SADA,İSLAMIN SADASI OLACAKTIR...”
“İNNA LİLLAH VE İNNA İLEYHİ RACİUN”

alıntı..
« Son Düzenleme: Ekim 14, 2009, 07:42:39 ÖS Gönderen: *hercai* »
Eylül 12, 2011, 05:08:08 ÖS
Yanıtla #11
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 7
Selam olsun o güzel inSana...