Tesettür Forum

Gönderen Konu: En Sevgiliye / Şeyda Dal  (Okunma sayısı 1581 defa)

Temmuz 20, 2010, 03:50:44 ÖS
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 2240
Galû Bela’da vurulmuş, bizim sevdamızın mührü. O kutlu gün, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş Efendimizin rahmet deryasına dalmışız. O kutlu gün, bizi Muhammed’e, Muhammed’i bize yazmış Yaradan, zamanın sırra kadem bastığı bir yerde. “Elestü bi Rabbiküm” deyince Allah, ilk defa başını kaldıran, Rabbimizin yüce sualine ‘evet’ diyerek ilk defa cevap veren gül yüzlü Muhammed’e dikilmiş de gözlerimiz, o anda atılmış sevda tohumu kalbimize. Şükürler olsun ki o bilinmezler aleminde, bizler de nur Muhammed’e aşıklar kervanına eklenmişiz. Galû Bela’dan beri müslümanız, Galû Bela’dan beri O’na aşığız. İliklerimize kadar işlemiş o ânın himmetiyledir ki, tanışamadığımız, hasb-i hal edemediğimiz halde hayatımızın anlamı olmuştur Hz. Muhammed… Bu gün şükürler olsun ki onun temiz neslinden peygamber çiçekleri olan Ehl-i Beyt aramızda dolaşıyor.

Bu dünyaya gözlerimizi açtığımızda, avuçlarımızda sıkıca tuttuğumuz aşktır O… Yeni doğmuş bir bebek o sıcacık, yumru yumru avuçlarında tutar, ötelerden getirdiği taptaze aşkını kimselere vermek istemez edasıyla… Kimin çocuğu olursa olsun, saflığın denizinden çıkan bebeklerin cennet kokularında saklıdır, Muhammed… Hüzne gebedir sevincimiz, sevincimize gebedir hüzün O’nu her anışımızda, O’na her ağlayışımızda. Biz bu gözyaşlarımızla büyüttük sevdamızı. Naatlarla, mevlitlerle, ilahilerle coştu gönüller. Arzular, O’nu rüyalara çağırdı, günlerce gecelerce… Efendimizin hayatını her okuyuşumuzda, onu her anışımızda, bir kez daha yemin ettik sevdamıza. Ve bir kez daha öfkesinden kuduran şeytan, ıskaladı nefsimizi.

İnsan gülü koklamaya doyar mı? Güller bir yana, lale, sümbül, karanfil bir yana. Bülbül figan etmiş de Efendimizin kokusunu taşıyan, onun nesline nispet edilen gül için, bir başka şakımış seher vakti. Saba rüzgârı, göğsüne çarpıp da onu ayılttığı zaman, bir başka inlemiş açılmasını göremediği gül için.

Resulullah Efendimiz, bedeniyle bu dünyayı şereflendirmeden önce de vardı. Haniflerin çağırışlarında, Bahîra’nın sükûnetli bekleyişinde, nerede adalet diyerek hakkı arayanın çırpınışlarında; her yerde O vardı. Haksızlık ve zulüm karşısında gizlenmiş rûhani bir sabır, gizemli bir dosttu Muhammed. Sadece Arap illerinde değil, tüm dünyada sağduyunun daveti, vaktin ve vahyin beklenişiydi. Masum kız çocukları, kızgın çöl kumlarına gömülüp de, üstlerine toprak atılırken bir umut oldu Muhammed; acıları, sancıları bitiren sonsuzluğun eşiğinde. Kötülük bulaşmamış gönüllerde gizli bir kalkandı O. Mutluluk denen şey, annelerin avuçlarından kaymış ve yürekler dağlanmışken, beklenen kurtuluş muştusu, çatlayan sabır taşıydı Muhammed (sav).


İnsanlardan çok, vicdanlar köleydi o çağda. Vicdanlar kör, sağır ve dilsiz kalmıştı. İlimden yana fakirdiler ama en çok da adalet fukarası olmuşlardı. Puta tapmak bir hobi gibiydi aslında, onlar için. Onlar putlardan çok nefislerine tapar olmuşlardı. İşte böyle bir devrin, böyle zulüm dolu bir çağın peygamberi, Efendimiz.

Diğer peygamberler, tek bir kavme gönderilmişken, Efendimiz tüm insanlığa gönderildiği için, taşıdığı sorumluluk ve karşılaştığı musibetler de bu nispette ağır oldu. Düşünsenize! Dünyanın sorumluluğunu yüklenmiş bir peygamber. ‘Bir elime Ay’ı, bir elime Güneş’i de koysanız yine de davamdan vazgeçmem.’ diyecek kadar samimi, kararlı ve mücadeleci bir nebî. O, sadeliğin, saflığın peygamberi, O asaletin Efendisi. Kul peygamber olmakla hükümdar peygamber olmak arasında serbest bırakıldı da, kul peygamber olmayı tercih etti. Bütün güzel ahlakları doruk noktada yaşarken, dünyadan kendisine yetecek kadarını aldı. Hatta dünyaya bulaşmadığı için, çoğu geceler aç olarak uyudu, aç olarak orucunu tuttu.

Bugün O’nun günü, bugün Hz. Muhammed’in doğduğu şerefli gün. İnsan böyle kutlu bir günde, Resulullah’ın çektiği sıkıntılardan bahsetmek istemiyor. Bugün bizim bayramımız. O’na benzedikçe Resulullah Efendimiz gururlanacak, ona salâvatlar getirdikçe, şefaat halkası daha da genişleyecek, aramızdaki bağ daha da sağlamlaşacak. Zaten bu özel günlerin de gayesi nedir ki? İrkilmek, toparlanmak ve kendimize gelmek… Resulullah Efendimizin kendisini ve ashabını hedef alan zulümler ve çileler, O’nun hayatının en dokunaklı sahneleri olsa da, aslında en büyük sıkıntısı, ümmetinin kurtuluşu için taşıdığı endişesiydi. Ümmeti Muhammed’in çoğunun ahiret adına derdi olmayan şeyler, Efendimizin en büyük derdi ve kederi oldu. O, ümmeti için ağladı, yandı, Rabbinden şefaat talep etti. Bu kokuşmuş çağın insanı imandan edebilecek tehlikelerini gördü de, çağımızı, çağına; O’na uyan Müslümanları, ashabına benzeterek onurlandırdı bizleri. Ahir zamanda iman, ateşten bir kor olacak derken, bizden çok O’nun yüreğine kor düştü.

Dünyayı sırtına yüklenmiş bir insan. Alemlere rahmet Hz. Muhammed. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emrinden bir lahza dahi uzaklaşmayan Resulullah, “bu sûre beni yaşlandırdı” diyerek, mükemmel bir insan olduğu halde, Cenab-ı Allah’ın emriyle muhatap olmanın ne denli zor bir görev olduğunu ifade etmiştir.

Tamamıyla ahirete yönelmiş bir fikir dünyası ve her an Allah diyen kalbiyle bütünleşmesine rağmen, dünyayla olan uyumu da hayrete şâyandır. O’nun bu uyumu, dünyaya karşı bakış açısıyla ilgilidir ki, Resulullah için dünya; ahiretin tarlası, Allah’a ait manzaraların ve O’ndan ayetlerin boy gösterdiği, Allah’ın tecelli mekânıdır. Çileli hayatını yüksek tevekkül ve sabrıyla kendisine mezar etmeyerek, en ufak şeyde hayata küsen bizlere, bu manada da örnek olmuştur. Kendi işini kendi yapmasında, çocuklarla şakalaşmasında, büyük incelik ve merhamet yattığı gibi, yaşama sevincine dair ayrıntılar da gizlidir. O dalından kopmuş bir meyveyi eline aldığında bile, Rabbimden yeni geldi diyerek koklayıp severdi. Her gece avluya çıkarak Al-i İmran sûresinin tefekkür içeren son ayetlerini okurdu.

O, omuzlarına torununu alarak mescide gelen bir peygamber. Kendisine kaba davranan bedevî’ye bile öfkelenmeyerek kibarlık dersi veren, kibarlıkta, edep ve hayâda zirve nokta. Eşlerinin yaşlarına ve ruh hallerine göre muamele eden, Hz. Hatice’nin göğsüne yaslanarak acılarını hafifleten, Hz. Aişe’nin şirinlikleriyle neşelenen hatta onunla koşarak yarışan bir eş. Fatıma’ya sitem ettiği için mescitte uyuyan Hz.Ali’ye ‘ey Ebu Turap! (Ey yüzü topraklı) kalksana’ diyerek, bir sözüyle onun gönlünü alan gönüller mimarı. İnsanları sevindirdikçe doyan bir Resul! “Bu yüz yalan söylemez” denilecek kadar, bütün güzellikleri ruhunda ve simasında toplamış bir nur damlası, insanlığın ekmel noktası. Savaşta ölen kafir çocukları için büyük üzüntü duyarak, o zamandan bu çağın çocuk katillerine davranışıyla tokat atan merhamet abidesi. Sabır, şükür, hayâ, yumuşaklık, tevazu, adalet ve affedicilikte eşi bulunmaz örnek bir şahsiyet. Mekke’yi fethettiği gün, onca çilelere rağmen ‘bugün hepiniz serbestsiniz’ diyerek affetmenin büyüklüğünü, aslında büyük bir insanın nasıl affettiğini gösterdi.

Şükürler olsun ki Hz. Muhammed’in gül nesli, kıyamete kadar yaşayacak. Şu eğrilerin doğru diye gösterilmeye çalışıldığı çağımızda, dosdoğru insanların etrafında kenetlenebilmek bizler için bulunmaz bir nimet. Onun varislerini ve değerli şahsiyetleri görmemiz, Resulullah’ın yokluğuyla hüzünlenen gönüllerimize su serpiyor. O pak ehli beytin kaşında, gözünde, heybetinde, sesinde arıyoruz Peygamber’i. O nuru ve kemalatı, Resulullah’ın kanını taşıyanların bakışlarında buluyoruz ve kendimize geliyoruz. Hizmet ve tebliğ, ehli beytin eliyle olunca bir başka oluyor. Kokusu başka, havası başka. Ve bizler de FEYZ camiası olarak bu havadan nasiplenenlerdeniz. Ehli beytin bir farkı olduğunu, hele bir de peygamberin zahiri ve batıni ilimleriyle donanmış bir kişiyse, ona karşı duyarsız kalınmaması ve bu sağlam ipe daha da sıkıca tutunmak gerektiğini düşünenlerdeniz. Kim bilir belki bu saygımız ve edebimiz sebebiyle, bizler de onların manevi evlatlarından oluruz. Anlayana Kıtmir bile edebi ve muhabbetiyle örnek değil midir?

Güzel ahlakın tamamlayıcısı Resulullah Efendimize, ailesine, ashabına ve onun kutlu soyu Ehli Beyt’e sonsuz salat ve selam olsun…

Feyz Dergisi