Tesettür Forum

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz
Gelişmiş Arama  

Haberler:

Sayfa: 1 [2]

Gönderen Konu: Tiyatro Oyun Tanıtımları  (Okunma sayısı 16128 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

stalker

  • Grupsuz
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 1994
Tiyatro Oyun Tanıtımları
« Yanıtla #15 : Ekim 15, 2008, 06:28:40 ÖS »

Savaş ve Kadın



Yöneten Orhan Alkaya
Çeviren Zeynep Avcı
Oynayanlar Aslı İçözü, Gülen Karaman
Sahne Tasarımı Tacıser Sevinç
Kostüm Tasarımı Tacıser Sevinç
Işık Tasarımı Murat İşçi
Müzik Yönetmeni Huseyin Tuncel
Yönetmen Yardımcısı Hümay Güldağ - Tolga Yeter

Savaş ve kadın, istisnasız bütün savaşçıların saldırısına uğrayan kadın kimliğini ve savaş alanı olarak kullanılan kadın cinselliğini savunuyor. Kendi dışlarında oluşmuş bir şiddetle farklı dozlara maruz kalmış iki kadın, Boşnak bir savaş mağduru ile, savaş kışkırtıcısı zengin Kuzey'in karşı vicdanını temsil eden Amerikalı doktor, lirizmle akıldışı şiddet arasında salınan bir uzamda cehennemden çıkış yollarını arıyor.


Yer     :     Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi
Adres   :   üsküdar İstanbul 
Telefon   :   (216) 553-03-97


15-16-17-18-19-20-21-22-23-24-25.10.2008  Saat :20:30 Savaş Ve Kadın



   Savaş ve Kadın’ın yönetmeni Orhan Alkaya. Oyunu Zeynep Avcı çevirdi. Aslı İçözü, Bosnalı kadını; Gülen Karaman, Amerikalı psikologu oynuyor. Bir de oyuna yönetmenin eklediği bir figür var. ‘Balkan erkeğinin ruhu’ diye kodlamış Orhan Alkaya bu akordeon çalan figürü. Oyun boyunca sahne geçişleri, kimi sahnelerde sahne altı müziği, şarkılar, oyuna yönetmenin eklediği prolog (ön oyun) bölümündeki şarkı ve akış içerisindeki Bosna şarkıları, bütün bunlar sahne üzerinde bir canlı performansla o Balkan erkeğinin ruhu tarafından yansıtılıyor. Bosnalı kadın o Balkan erkeğinin ruhunu görüyor. Aynı sahnenin uzamı içerisinde olan Amerikalı kadın, onun varlığını hissetmiyor, onun seslerini duymuyor. Bir bakıma, iki kültürün arasındaki ayrım noktaları da kodlanmaya başlıyor böylece.

 

-Yönetmen olarak oyuna yaklaşımınız nasıl oldu?


‘Savaş ve Kadın’ (La femme comme champ de bataille), yakın tarihte, coğrafyamızda yaşanan bir etnik savaştan yola çıkarak, bütün savaşların ayrımsız hedefi olan kadın varlığını ve cinselliğini savunan, kadın bakış açısına empati kurarak vahşetin nedenleri ve sonuçları üzerine kafa yoran bir metin. Ben, bu zeki ve analitik metnin meselesini önceleyerek, lirik bir şiddet atmosferi içersinde bir kadın hikâyesi anlatmayı seçtim. Yalnızca savaşlarda, çatışmalarda değil, bütün zamanlarda ve durumlarda kadın kimliğine ve bedenine yönelen şiddetle yüzleşmeye öncelik verdim.

Bu yorumda, iki kadının da post-travma durumunu yaşamakta olmasından hareket ettim. İkisi de kendi dışlarında oluşmuş bir şiddete, farklı dozlarda maruz kalmışlar. İkisi de bu duruma neden maruz kaldıklarını aramaya çalışıyorlar ve bunun, üzerlerindeki yıkıcı etkisini yaşıyorlar. Giderek bu iki kadın, bir psikolog ile bir hasta olmaktan çıkıp, salt iki kadına dönüşüyor. Bir yolu beraber yürüyen iki kadına, olup bitenleri anlamaya çalışmanın kargaşasından, cehennemden birlikte bir çıkış yolu arayan iki kadına dönüşüyor.

Farklı bir üslup araştırması yaptım bu yorumda. Kısa hikayenin, o hiçbir zaman başlamamış ve hiçbir zaman bitmeyecek olan anlatım yapısını sahne üzerinde araştırdım. Bizim sahnelerimizdeki hareketler, giriş çıkışlar, sahne başları ve sonlarındaki bütün o keskin çizgiler dolayısıyla ortadan kalktı. Seyircinin gördüğü bir sahne, daha önce başlamış bir sahne. O, bir anında izlemeye başlıyor. Süreç bitmeden o sahne kesiliyor. Bu anlatım biçimini, ön oyun ve şarkılar dışında herhangi bir ek yapmadan, metni yeniden montajlayarak elde ettim. Şiirdeki (eliptik) eksiltmeci dili, sinemadaki yakın plan çalışma dilini, ayrıntıyı daha da (close-up) yakın büyültme ile gösterme dilini tiyaroda kullanmaya çalıştım. Çünkü, dramatik anlatının sınırlarının en geniş olduğu  ifade etme biçimine ihtiyaç duydum. Anlatılan hikaye çok yakın, çok sıcak ve çok gerçekti. Ve bu hikayenin herhangi bir biçimde kurmacanın sınırlarını aşacak bir, bizim deyişimizle “rol yapma haline” tahammülü olmayacaktı. Yaşananlar öyle ağırdı ki, üzerine eklenecek olan her teatral durum, bu metni kendi bütünselliği içindeki o gerçeklik duygusundan uzaklaştıracaktı. Çok zor iki role soyunan iki oyuncu arkadaşım ve bütün ekibimiz bu araştırmaya  heyecanları ve birikimleriyle olağanüstü katkılar sundu. Gerçeklikten ve sahicilikten uzaklaşmamak için, minimalizmin imkanlarını da sonuna kadar kullanarak, çok üsluplu, o çok üslupluluğun içerisinde kendine özgü bir kıvam, bir harmoni arayan bir üslup çalışması yaptık, yapmayı da sürdürüyoruz.

 

Bu oyunu, ‘savaş karşıtlığı’ ya da ‘savaşın anlamsızlığı’ üzerine yazılan diğer oyunlardan ayıran özellikler neler?

Savaş, tabii ki kötüdür. Nedir, aynı zamanda savaş karşıtı bir aktivist olarak şunu da söylemeliyim; savaş, insanlığın bilebildiği en eski kültünden beri vardır. Bu metinde, yazar, savaşın ne’liği üzerine değil, nedenselliği üzerinde yoğunlaşmayı ve yapıyı “erkek rolüne soyunmayan” iki kadın üzerinden kurmayı seçmiş.. Benim bu metni seçme nedenim de yazarın tercihiyle örtüşüyor. Neden savaşlar olmakta? Neden insan bu vahşeti büyük bir hızla üretebilmekte? Neden o en eski kan bağı kültüne, o klan ve kabile kültüne büyük bir hızla geri dönebilmekte? Ve elbette, neden bütün savaşçılar, önce kadın kimliğine ve bedenine saldırmakta? 20. yüzyıl yapılanması içerisinde, bu coğrafyada üç büyük üstkimlik hareketi vardır. Bunların birincisi, 1917 Sovyet Devrimi’dir. Çok etnikli bir coğrafyada, üstkimlik olarak Sosyalist yurttaş kimliğini öneren bir Sovyetler Birliği deneyimi vardır. İkinci ve izleyen yakın büyük deneyim, Türkiye Cumhuriyeti deneyimidir. Çok etnikli Anadolu ve Rumeli coğrafyası üzerinde, o etnik grupları bir üstkimlikte Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliğinde buluşturan bir arayıştır. Bu kimliğin içerisindeki ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde yaşayan herkes Türk’tür’ tercihi, ulusalcı bir tecih iken, süreç içerisinde zaman zaman ‘ırkçı’ bir tercih olmaya evrilerek kendi içinde büyük sıkıntılar da üretmiştir. 3. büyük deneyim ise, Yugoslavya’dır. O çok etnikli yapıdan, Yugoslavya yurttaşı, Sosyalist yurttaş üstkimliğini üretmiş ve orada büyük buluşmayı sağlamıştır. Üç büyük deneyimin de kadın kimliğine lafzen de olsa büyük önem atfettiği de vurgulanmalı elbette. Benim bu oyunu çok çarpıcı, çok güncel bulma nedenim ve seçme nedenim biraz bunlara da dayanıyor. 1989 yılını izleyen dönemde önce Sovyetler Birliği dağıldı. Yani bu coğrafyada bir dağılma hareketi başladı. Arkasında 1992-96 içsavaşında Yugoslavya dağıldı. 6 devlet ve özerk bölgeler çıktı bir devletin içinden. İster istemez Türkiye Cumhuriyeti’ni de bu sürecin içinde dikkatle izlenmesi ve titizlenilmesi gereken bir noktada görüyorum. ‘Balkanizasyon’ diye bir terim vardır. Bizde kabaca ‘böl, parçala, yönet’ denilen yaklaşımın terminolojisidir. Bu bölgedeki tarihi çok eskilere Doğu Roma’ya dayanır. Osmanlı İmparatorluğu ve Rus Çarlığı da bu politikayı sürdürdü. Ne yaptılar? Toplulukların içine başka topluluklar yerleştirdiler ve o toplulukların büyük kaynaşmalar ve büyük kütleler oluşturmasını önlediler. Sovyetler’in ve arkasından Yugoslavya’nın dağılmasıyla başlayan önemli ve dikkat edilmesi gereken sürece, ben ‘pro-Balkanizasyon süreci’ diyorum. Pro-Balkanizasyon, Balkanizasyon’un bir yeniden üretimi olarak, büyük toprakları aralarına başka etnik grupların sokulduğu ve dolayısıyla bir bütünlüğün ortadan kaldırıldığı bir yönetme biçimi yerine, küçük ve kolay denetlenebilir ulus devletler oluşturarak yeniden tarif eden bir süreç. Sovyetler Birliği deneyiminden ortaya devletler, devletler, devletler çıktı. Kolay denetlenebilir, küçük devletler... Yugoslavya iç savaşı deneyiminde çok acı ve çarpıcı bir biçimde bu ortaya çıktı. Ben, pro-Balkanizasyon’un içinde bulunduğumuz ‘ırkçılığın tırmandırılmaya çalışıldığı süreçte’ Türkiye Cumhuriyeti için de dikkatle izlenmesi gereken bir politik süreç olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, ‘Savaş ve Kadın’ oyununun temel yaklaşımı, tarihin bu aralığında son derece sıcak, yakıcı ve güncel.

 

-Çan çalıyorsunuz yani?


Bu sürece, pro-Balkanizasyon’a dönük bir de çan çalıyoruz. İki kadının hikayesi üzerinden, bir bebeğin hikayesi üzerinden, vahşetin kendisine dönük bir öfke, bir yazıklanma yerine, onun nedenlerini anlamaya ve araştırmaya çalışan bir düşünce ve hissetme temrini yapıyoruz. Bu oyunla buluşacak olan seyirci de iki kadının ve uluslararası (bilgi yanıltması) dezenformasyon politikalarıyla desteklenen vahşi bir etnik savaşın izlerini bu oyunda bulacak. Ama duygularından çok, aklını harekete geçirebileceği bir başka boyutu, bir başka katmanı da bulacak. Olup bitenlerin, yaşanan ve yaşanmakta olanların nedenselliği üzerine düşünme olanağını yani...

 

-Irak’a da atıf var oyununuzda değil mi?

Kesinlikle. Pro-Balkanizasyon’un bir başka örneği de Irak. İnsallık tarihi boyunca egemen olanlar, kendi modellerini fethettikleri topraklara yaymaya çalışırlar. A.B.D. 2.Dünya Savaşı’ndan sonra dünya patronluğu rolüne soyundu ve Almanya’dan başlayarak federalizm modelini yaymaya başladı. A.B.D.’nin dünyaya önerdiği ve yaydığı model, federalizm’dir. Irak’ta şu anda denedikleri federalizm ise, belki de bu sürecin son model dayatmalarından bir tanesidir. Bu yeni model, Yugoslavya’da olduğu gibi, federalizmi de aşan, küçük ve kendi başına hareket etme yeteneği çok sınırlı olan, kolay denetlenebilir ‘ulus devletçikler’ modelidir. Zaten bütün bu süreçte, A.B.D.’nin temsil ettiği rolün giderek önemsizleşeceği ulusötesi şirketlerin başrole soyunacağı yeni bir dünya şekillenmesine doğru evrildiğini de yaşayarak izleme şansımız ya da şanssızlığımız da olacak.
Kayıtlı

stalker

  • Grupsuz
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 1994
Tiyatro Oyun Tanıtımları
« Yanıtla #16 : Ekim 15, 2008, 06:34:53 ÖS »

Kırmızı Pazartesi



Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel G. Marquez’in romanı Kırmızı Pazartesi’nin Macit Koper tarafından uyarlandı.
   
Roman İnci Kut tarafından çevrildi. Macit Koper’in uyarlayıp yönettiği oyunun sahne tasarımı Barış Dinçel, kostüm tasarımı Nihal Kaplangı, ışık tasarımı Kemal Yiğitcan, koreografisi ise Handan Ergiydiren’e ait.
 
Oyuncular :Murat Garibağaoğlu, Murat Çoşkuner, Burak Davutoğlu, Meriç Benlioğlu, Rozet Hubeş, Semah Tuğsel, Çağlar Yiğitoğulları, Bahtiyar Engin, Binnur Şerbetçioğlu, Yavuz Şeker, Sükan Kahraman, Caner Çandarlı, Murat Taşkent, Selim Can Yalçın, Kutay Kırşehirlioğlu, Radife Baltaoğlu, Berna Oğuzutku Demirer, Seda Fettahoğlu, Aslıhan Kandemir, Zümrüt Erkin, Esra Ede, Abdullah Topal.
 
Konu : Santiago Nasar o gün beyaz giysilerle beyaz yatağından kalktığında, bir cinayete kurban gideceğini kendisi dışında herkes bilmektedir. Çünkü bir önceki gece, o kasabada  kabul edilemez bir şey olmuş, kasabanın yeni sakini Bayardo San Roman gözüne kestirdiği ve evlenmek için her türlü maddi manevi zenginliğini öne serdiği Angela Vicario ile evlenince gerdek gecesi kızın kız olmadığını anlamıştır. Kız can havliyle ”Nasar” demiştir. Tıpkı bir karabasan gibi toplumun üzerine abanan ve gelmekte olan bir cinayeti bile “sıradan”laştıran ruh hali, önlem almakta geciktirir
Kayıtlı

stalker

  • Grupsuz
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 1994
Tiyatro Oyun Tanıtımları
« Yanıtla #17 : Ekim 18, 2008, 05:02:57 ÖS »

Bernarda Alba’nın Evi

Yazan :FEDERİCO GARCİA LORCA
Yöneten :ENGİN ALKAN
Çeviren :HALE TOLEDO
Sahne Tasarımı : AYHAN DOĞAN
Kostüm Tasarımı :NİHAL KAPLANGI
Işık Tasarımı : ÖZCAN ÇELİK
Müzik Yönetmeni : LEVENT AKMAN
Asistan : YELİZ GERÇEK,NAGEHAN ERBAŞI

Rol Dağılımı:

ASLI NİMET ALTAYLAR , AYÇA TELIRMAK , AYŞEN ÇETİNER , BERCIS FESÇİ , ELÇIN ALTINDAĞ , HÜLYA ARSLAN , NESLIHAN ÖZTÜRK , OYA PALAY , ÖZLEM TÜRKAD , SEVIL AKI

Özet:

GÜÇLÜ VE VARLıKLı BIR KADıN OLAN BERNARDA KOCASıNı YENI KAYBETMIŞTIR. EVINI DıŞ DÜNYAYA KAPATıR, SEKIZ YıLLıK YAS ILAN EDER. YAŞLı ANNESI, HIZMETÇISI VE SıRDAŞı PONCIA VE BEŞ KıZı ILE OTURMAKTADıR. AILEYI DESPOTÇA YÖNETIR. EV SANKI EV DEĞIL, MANASTıRDıR. BASKı ALTıNDAKI KıZLAR BÜYÜK SORUNLAR YAŞAR.






Kayıtlı

stalker

  • Grupsuz
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 1994
Tiyatro Oyun Tanıtımları
« Yanıtla #18 : Ekim 18, 2008, 05:06:58 ÖS »

Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe


Yazan : Orhan Asena
Yöneten : Nedret Denizhan
Dekor : Ayhan Doğan
Kostüm : Canan Göknil
Müzik : Bora Ayanoğlu
Işık : Mustafa Türkoğlu
Efekt : Levent Akman

Rol Dağılımı:

Kemal Kocatürk, Selçuk Soğukçay, Ersin Sanver, Tarık Şerbetçioğlu, Hakan Güner, Mazlum Kiper, Dinçer Çekmez, Berrin Koper, Senan Kara, Rıdvan Çelebi, Sibel Topaloğlu, Yılmaz Meydaneri, Erhan Özçelik, Ergün Üğlü, Bora Ayanoğlu, Haşmet Zeybek, İbrahim Şirin, Caner Bilginer, Naci Taşdöğen, Selçuk Yüksel, Gökhan Eğilmez, Doğan Altınel, Aslı Narcı, Esra Karabaş, Güneş Han

Özet:

Kanunî Sultan Süleyman’ın en güçlü olduğu dönemde, karısı Hürrem Sultan taht için kendi oğullarını öne çıkarma çabasındadır. Kanunî’nin başka bir hanımından olan oğlu Şehzade Mustafa’yı entrika ile ortadan kaldırmak ister… Oğlu Şehzade Bayazıt ile Şehzade Selim (II.Selim) karşı karşıya gelir… Ve Kanunî oğullarının hayatı hakkında karar vermeye zorlanır…









Kayıtlı

stalker

  • Grupsuz
  • *
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 1994
Tiyatro Oyun Tanıtımları
« Yanıtla #19 : Kasım 04, 2008, 10:00:29 ÖS »

Fosforlu Cevriye Sahnede!

FOSFORLU CEVRİYE

Yöneten: Gülriz Sururi
Müzik: Attila Özdemiroğlu
Dekor: Hakan Dündar
Işık: Yakup Çartık
Müzik Direktörü: Kemal Günüç
Dans düzeni: Özden Aktürk


ROL DAĞILIMI
Fosforlu Cevriye: L. Feray Darıcı
Adam: Uğur Çavuşoğlu
Sümbül Dudu: Nermin Uğur Bakır
Barba: Engin Özsayın
Marika/ Randevucu Rabia: Deniz Baytaş
Top Melahat: Zeynep Aytek Tekin
Fıstık Cemile/ Ebe Hanım: İclal Karaduman
Güllü/ Daktilo Emine: Kader İlhan
Kumru Fatoş: Pınar Berkmen
Zombi Recep: İsmail Volkan Duru
Sele Şevki/ Genç Adam: Erman Koç
Kumarcı Fışfış: Selçuk Göldere
Çırak Kemal: Emrah Keskin
Kırk Yamalı Hoca/ Hacıağa/ Hakim: İsmet Numanoğlu
Kerim/ İşçi/ Komiser: Ali Hakan Beşen
Sorgu komiseri/ Müşteri: Dara Tan
Bebekli Rebeka/ Yankesici Nebahat: B. Şafak Ermiş
Kör Apti/ Polis: Onur Atbaş
1.Polis/ Asker: Kubilay Karaburçak
2.Polis/ Şık Bey: Ömer Comba
Köylü Kezban: Yeliz Erülgen
Gaddar Şefika: F.Aylin Tez
Genç Kız: Gülay Gür Bayram
Katibe: Handan Tok Kaya
1.Bekçi/ Müşteri: Diler Öztürk
Polis/ Müşteri: Osman Özyurt
Müşteri: Mert Okutan
Galata sakinleri/ Müşteriler: Eylem Türkmen – Dilek Mengi– Murat Kızıl- Emrah Özdemir

ORKESTRA: Zafer Gökçer, Fahrettin Önal, Mehmet Haluk Kılıç, Atilla Kılıç, Mehmet Acemoğlu, Selçuk Ovalı, Şenzelita Aykanat, Ayşegül Yaylalı, Ayşegül Duran, Melda Sak.

SUAT DERVİŞ’in romanından
uyarlayan: GÜLRİZ SURURİ
müzik: ATTİLA ÖZDEMİROĞLU



Yıl 1969…
Suat Derviş, en ünlü romanı “Fosforlu Cevriye”yi şöyle imzalar Gülriz Sururi’ye:
“Sevgili ve büyük Gülriz Cezzar’a, en derin sevinçle Fosforlusunu teslim eder.”

Yıl 2008…
Gülriz Sururi, neredeyse 40 yıllık bu emaneti yeniden alır eline ve oturur, romandan yola çıkarak “Fosforlu Cevriye” müzikalini yazar. Yazarken her sahne, her replik, her mimik canlanır gözünün önünde… “Fosforlu Cevriye” yönetmenini seçmiştir artık, karakterlere sözcüklerle olduğu kadar mizansenlerle de can verecektir Sururi.
Böylece Galata’nın en ünlü fahişesi Fosforlu Cevriye’nin tiyatro serüveni başlar. Bu yolculukta oyunun müzikleri de Attila Özdemiroğlu’na emanet edilir Sururi tarafından…
2008’in Eylül ayında, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çatısı altında, Gülriz Sururi’nin yönetmenliğinde provalarına başlar oyun...

1930’ların sonlarında Cevriye; ‘meslektaşları’ Top Melahat, Güllü, Marika, Cemile, Kumru ile Galata sokaklarını arşınlar. Zamanla karakollar, hapishaneler, randevu evleri de girecektir işin içine…
Zombi Recep, Sele Şevki, Fışfış ile birlikte can dostu Barba’nın meyhanesinde kafaları çeker. Ne evi vardır ne barkı ne de bir ailesi... Kim olduğunu, neden saklandığını bilmediği bir adamla karşılaşıp ona âşık olana kadar da düşünmemiştir bunları. Aklına düşen sorular, kalbinin sızısı kadar yenidir. Eski kantocu, bugün randevu evi sahibi Sümbül Dudu onu kurtarmaya çalışsa da, Cevriye karasevdaya düşmüştür artık.
Ya adam, o da âşık mıdır Cevriye’ye? Kimdir bu adam? Neden, kimden kaçmaktadır aylardır? Bir geleceği var mıdır bu ilişkinin?
Bu soruların cevabını, 11 Kasım’dan itibaren Akün Sahnesi’nde verecek “Fosforlu Cevriye”. 41 kişilik kadro; Gülriz Sururi’nin rejisi, Attila Özdemiroğlu’nun müzikleriyle ‘30’ların İstanbul sokaklarında dolaşırken farklı bir aşk hikayesi anlatacak seyirciye...
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2]
 

Bu sayfa 0.138 saniyede 23 sorgu ile oluşturulmuştur